Geceyi Öpenler, Sabah Öpülürler

Ayrıca hareketi kısanlar, bereketi kısarlar. Üretken olmak, sağa sola bunu da yapıyorum demekten daha özel olmalı. Daha doğrusu tekrar o özelliğine dönmesine yardımcı olmalıyız. Bunu da kendimizi özel görerek başarabiliriz gibime geliyor. Ruhuna dokunan her suni, günün birinde dönüp dolaşıp, hurma etkisi yaratıp, tırmalayacak. İyisi mi tek bir günü sadece, ama gerçekten sadece, kendinle geçir. Hatta arada sırada yap bunu. Tanıştığın bir değil bir çok kişi olacak ve şaşıracaksın.

Attık mı telefonları torpidoya? Aynen devam. Biraz yürü bakalım, çevrende ne var ne yok fark et. Saçma mı geliyor bu yaptığın? Evet, aynen devam. Merak etme uyumlanma sürecinde herkes salak gibi hisseder. Alma verme dengesi gibi düşün, cahilleştiğimiz bir alan bodoslama yürümek. Ah bir şarkı olsa fena mı olurdu, lakin gel gör ki telefonun torpidoda kaldı. Hop! Bir anda beliriverdi kafanın içinde bir şeyler. Eski sevgilin, yeni tanıştığın biri, eski arkadaşlar, zamansız dostluklar falan diye olumluya doğru gitmeyi isterdim de maalesef, ilk aklına gelen hesaplaşmanla baş başasın. Bum! Hayırlı olsun. Haydi düşün şimdi. Vay efendim şunu yapmasaydı böyle mi olurdu, ben neden öyle dedim, acaba o mudur bu mudur… Ooooöööfff daraldın mı? Aynen, devam. Sıkıntı yok, sakin ol. Sonuçta hayatının akışında hiç bir halt değişmese de bir ferahlama geliyor. İyileşmek güzel bir süreç değil. Acısı geçince kendisi kalıyor.

Var biraz sıkıntım. Kafalar karışık, kaçındığım ne varsa esprilere boğuyorum. İkinci plan kahramanlığından istifa edip, kendi sahnene adım atmak cesaret isteyen bir iş. Dün Rick’le muhabbet ettik. Uzun süredir hayatımda olan bir arkadaşım. Ayrı kıtalarda, farklı zaman dilimlerinde yaşasak da birlikte film izlemişliğimiz bile var. Kimse vakitsizlikten yakınmasın, koy elini taşın altına, söyle açık açık. “İstemiyorum” diye. Oooohhh rahatladın mı? Evet, aynen devam. Pokemon avlayan yetişkinler gibi yürüyüşümüzün ikinci aşamasına geçebiliriz. Az biraz soluklan. Bir sonraki düşünce kapısı açılacak, güçlü olan seninle buluşup, bu kutsal yürüyüşünde sana eşlik edecek. Her seferinde de bir hesaplaşma olacak hali yok. Patatesli omlet misali. Anı içinde anıya gidiyor aklım. Renan ile bir tatile gitmiştik. Dalyan’a. Kalabalık bir gruptuk. Sabahları aramızdan biri muazzam omletler yapıyordu. Karnımı doyuran hatıralardan oldu. Biraz önce yaptım, sonuç başarılı. Buradan da kendini özel hissetmeye zıplayabilirim sanırım. Öncelikle yemek yapmanın zaman ve emek isteyen bir şey olduğunu asla unutma. Hızlıca bir şeyler atıştırabilirsin, siparişin kapına şipşak gelebilir ve yine aynı hızda midene yuvarlayabilirsin ya da malzemelerini gözden geçirip, ne pişireceğinin planını yaparsın.

İkinci parkurda, tarifimin üzerinden geçiyorum. Kıvamını tutturmak için patatesleri biraz haşladım. Minik patateslerin kabuğunu soyması tam bir karın ağrısıydı da tecrübe sepetine atıldı bu bilgi. Küp küp doğramaya çalışsam da, sonuç ‘küçük olsa yeter’ boyutundaydı. Bir yemek kaşığı tereyağını tavaya koydum, bekliyor orada öyle. Yumurtalarını kırdın mı? Üzerine bir çintik tuz serpip, bir avuç – avucun kibar olsun, civciv tutar gibi – mozzarella peyniri koydun mu? Şahane. Birazcık da zeytinyağı döküver. Akabinde karıştır gitsin. Kase ne kadar büyük olursa, tutturduğun ritim yelpazesi de o kadar geniş oluyormuş. Benimkisi mini mini bir kuş seviyesinde kaldı. Memnunum, kim yıkayacak sonra o kadar büyük kaseyi. Ruh halinize göre seçin kaseleri. Kase önemli!

Tüm parçaların bir araya gelme zamanı! Tavaya tereyağı atmıştın ya, geç onun başına. Darma duman ettiğin patatesleri at tavaya, üzerine biraz karabiber. Çevir dur, tavanın kapağını kapat, aç, biraz bak bakalım patatesler ne durumda, sonra tekrar kapat, o esnada mesajlarına bak, bir iki instagram postu derken, koştur koştur git ocağın başına, aç kapağı yine. Şükret yanmamışlar. Kapat tekrardan, Yumurtayı istediğin ritimde çırp, patateslerle kavuşmalarına az kaldı. Son hazırlıklıklar yani. Aç o kapağı, aç aç aç! Döndüre döndüre dök yumurtaları. Hala sıvı kıvamdayken, tavanın şeklini almalarına yardımcı olabilirsin. Bakmıyormuş gibi çek ki insan müdahalesi olduğu anlaşılmasın. Yine bir takım kapak açıp kapama suretiyle, yumurtanın titrek hallerinden arındığından emin ol. Sonra da ye.

Uzun parkurların ardından deneyimlediğim tek bir şey vardı; hafiflemek. Bir yola baş koyduğunuzda, bir ton hesap yaparsınız. Riskler hesaplanır, etkileri yok edilmeye çalışılır, yenileri ortaya çıkar, onlar hesaplanır, düzeltici faaliyetler falan derken, bir bakmışsınız, depardasınız. Son anons (düdük) ile atarsınız kendinizi o yola. Aklınıza bin bir türlü şey gelir; yaşanmamış diyaloglar, görülmemiş sahneler, duyulmamış sesler. İlk çeyrekte karman çorman olursun, ikinci çeyrekte nefesin yerine gelmiştir, üçüncü çeyrekte analizlerin tamamlanmış, son çeyrekte de aksiyon almaya hazırsındır. Bitişte zerre kalmaz aklında bunlar. En azından sen öyle sanarsın. Çık rutininden, zorla limitlerini, değiştir bakış açını. Bu açılar kötü olduğu için ya da daha iyisi var diye değil. Alzheimer olmamak için. Ki özel olduğunu unutmayasın.

Öptüm.

Ne Bu Tantana!

Hafta sonu bir jam etkinliğine gittim. Farklı muhabbetlerin ana dili yine farklı enstrümanlardı. Uzun süre olmuş analog bir şeyler duymayalı. Jazz ortasında Eminem’e ait serpiştirmeleri fark etmek, profiterolümden çıkan süpriz çikolata topları gibiydi. Tek yapılması gereken oraya gitmek, bağımsız ve içten olabilmek, keyif alabilmek. Adaptasyon eğitimi de vardı. Estonların evlerine düşkün olmasından bahsedildi. Özellikle uzun soluklu, vahşi kış aylarında sıcak, rahat ve huzurlu bir alanda yaşamanın, çevrelerini ve ekonomilerini şekillendiren öğelerden biri olmasına şaşmamalı. Sauna ve kar kombinasyonu, lokal ilk etkinliğim olmaya aday.

Çok güldüm neyse ki az ağladım. Yoğun geçen zamanların ardından gelen o hisse fena takıldım bu sefer. Bir kaç saat de olsa sağlam bir boşluğa düştüm.

Yeni doğan beynimin de almadığı, buraya kadar gelip, nasıl aynı döngülere girmiş olduğum. Çevrenizde dikkatinizi dağıtan bir şeyler olmayınca, bu hallerinizle daha parlak bir şekilde yüzleşiyorsunuz. İster yemeğinizle oynayın, ister bulaşık yıkayın, ister internette gezinin. Günün sonunda, hiçbir şey yapmadan sadece ruh halinizi dengeye getirmeye çalışıyorsunuz. Eğer gün batımını fark edecek kadar pratiğiniz var ise işiniz biraz daha kolay.

Anlık tercihlerin bizi şekillendirdiği söylenir. Belirtilmeyen bir şey var; her tercih doğru gelse de sizi memnun etmeyebiliyor. Kendinizi tek yöne biletlerle taşıyorsanız, o baharatlı taraflarınızı da yanınızda götürdüğünüzün farkına varın. Unutunca, zaten ağzına yüzüne vuruveriyor.

Şu şarkıyı da bırakayım. I am lost falan diyor.

Öğlen Sabahı

Hayalini kurduğun şeyin içinde yaşadığını fark etmek, sudan çıkmış balık gibi hissettiriyor. Bir anda değişen atmosferinde nasıl nefes alacağına karar vermekle meşgul olmaya başlıyorsun sadece. Bir nevi doğum sancısı ve doğan oluyorsun. Tüm birikiminle yeni bir bilinç inşa ediyorsun.

Bir beyni şekillendirmek, içini, her biri kendi içinde sonsuz olan, bağlantılarla doldurmak muazzam bir güç istiyor. Öyle bir sorumluluk ki, zamanı geldiğinde gitmesine izin vereceğin, kabul edeceğin o birey çıkıyor ortaya. Senden, ama sen değil. Karşılıksız sevgi olmasa soyumuzun sonu çoktan gelmişti, dedi bir arkadaşım. Başka bir yolunu bulurduk bence.

Uçaktan indiğim andan itibaren, bilinmeyenin getirdiği tazelik çöktü gözlerime. Sürekli uyuyasım var. Bünyem kendini dengelemeye, yeni doğa koşullarına uyumlanmaya çalışıyor. Buraya gelmeden bir kaç hafta önce, ileri seviye yoga dersine katıldım. Eğitim döneminde edindiğim öğretileri canladırma fırsatı veren derslerden biri olmuştu.

Bedenlerimizin iyiliğinden o kadar sorumluyuz ki, istemezse, gücü yetmezse, egonla seni öyle bir baş başa bırakıyor ki, evine ulaştığında köpeğine sarılıp ağlıyorsun. Hayvan “Haydaaa! Ne oldu şimdi?” dercesine konuşmayı da yanında durmayı da ihmal etmiyor. Özledim keratayı. Çok.

Tutunduğumuz neler vardır acaba… Bilinçli ya da bilinçsiz, iyi ve kötü. Artık hangi iki uçtan bahsediyorsan onlardan işte. Yine de kümülatif bilginin, mekanik enerjiye dönüştüğü dengelenme anları tarifsiz. Bedenim gibi aklımı ve kalbimi de saldım. Gelişine de olsa temiz olabilmenin, bu hususta tercihlerini yaşayabilmenin tadını çıkarıyorum.

Yorulmayı göze al ve git bir yerlere. Toprakta otur, göm ayaklarını, konuş toprakla. Oradan bitkilere bağlanacaksın. Bir tutam otun nasıl da yettiğine hayret edeceksin. Daha azını isteyecek ve de hafifleyeceksin.

Yeni bir uyku dalgası çöküyor. Sigaradan uzaklaşmanın zamanı geliyor yine. Başım da ağrıyor zaten. Öpüyorum.

Sesim Geldi Mi?

Kırmızı perdeler, minik pencereler, tarihi binalardaki yaşamlar, sakinlik halleri ve yanımdaki sıcacık hatıralar.

Estonya’ya taşındım. Ev değiştirmeyi, coğrafya ile alakası olmayan bir tarzda deneyimliyorum. Sana ait olmayan bir şeyi sahiplenmeye çalışırken, yaşadığın garip aidiyetsizlik hissi.

Yeni yaşam alanının, zaman geçtikçe sana uyumlanmasına şahit olmak, seninle iletişim halinde olduğunu fark etmek rüya gibi bir şey. Hem var, hem yok ama biliyorsun, gerçekliğiyle harmanlanıyorsun.

Uzak yüzyıllar arasındaki mesafenin bir kaç dakika ile bağlandığını görmek, o yollarda yürümek, dokuları görmek ve sadece var olabilmek küçücük hissettiriyor insanı. Fakat kesinlikle bayağı değil. Yaşamın içinde bir bütünde olduğunu, o bütünün minik de olsa bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Hırslarımızla, nefretimizle unuttuğumuz her şey, aslında hiç gitmediğini söylercesine göz kırpıyor.

Güvensizlik ve sevgisizlik hali, ilk anımdan beri içinde olduğum ortamdan kaçmama sebep oldu. Yalnız olmak değil mesele, iki nokta arasında yol katederken, içindeki huzursuzluğun sanki dağları deviriyormuşsun misali yorması.

Bir köpek gezdirme gözlemi;

Bir akşamüstü, Efe’yle yürüyüşe çıktık. Gün batımını izleyen bir adam vardı parkta. Yanında da birası ve yüzünde minimal bir gülümseme. Rahatsız etmemek için köpek parkına girmedik ve dolaşmaya devam ettik. Tek istediğim güneş gözlüğüm ve kulaklıklarımın yardımıyla dışarıda da olsam izolasyon sağlayabilmekti. Pek mümkün olmadı. Caddeler aşıldı, yokuşlar tırmanıldı, kakalar yapıldı ve kokular bırakıldı. Akabinde gün batımını izleyen adamın olduğu parka girdik, mavi saçlı bir kadın oturuyordu. Arkası dönük, çocukluğuyla yüzleşiyor gibi bir hali vardı. Efe koştur koştur mavi saçlı kadının yanına gitti. O da birasını içiyordu. Ayaküstü muhabbet ettik biraz.

Birileri gün batımının keyfini çıkarırken içebiliyor, birileri de gizleme ihtiyacı duyuyordu. Dil, lokasyon, zaman hepsi aynıydı. Saçlarını bambaşka renklere boyayan bir çok kadın gördüm. İstatistiksel bir gözlem daha: saçında radikal değişikliğe giden biri, başka bir noktaya doğru evrimleşiyor demektir. Kadınlar olarak mutsuz olsak da direniyorduk işte. Gülşen’e de selam olsun buradan.

Hem huzurluyum hem de hüzünlü. Her canlının, varoluşuyla birlikte getirdiği yaşam hakkının güven ihtiyacı var. Pandemi ile hayatımızda bir çok şey değişti. Kimisi hala bizimle kimisi çoktan ömrünü tamamladı. Bazıları da var ki, yeni formlarda hep içimizde. Seninle konuşan o sesi dinle, nedenini söylemez ama ne yapacağını söyler. Her seferinde biraz daha yaklaştırır kendine.

Çevrendeki her şey, üç adım içinde değiştiğinde, tanıdıklık arıyorsun. İyi haber; o sarı bez global bir öğe. İşin bitiminde ıslak ve simetrik bir şekilde katlayıp, lavabonun kenarına iliştirmek de global bir hareket.

Bu kadar detayda aynı olup, birbirimizi nasıl yediğimize inan aklım ermiyor. Saz mı, caz mı...