Ne Alaka

Son bir kaç hafta müthiş yoğundu. Bedenimi, gücünden ve azminden dolayı tebrik ediyor, kutsuyorum. Efe’yi Türkiye’den Estonya’ya getirmek her açıdan zorlayıcıydı. Hesapta olmayan günlük organizasyonlar, tahminimden çok daha fazla çıkan valizler, valizlerin uçaktan on saat öncesinde ayarlanmış araca sığmamış olması, babamın ve kuzenimin arkamda belirerek “Biz de geliyoruz arkadan” diyip, hayatımda her şeyin bir şekilde yoluna gireceğine dair verdikleri -boca ettikleri- o güven. Detayını tarif edecek kelimeler haznemde mevcut değil. Belki bir öneri; yeri gelir pireleri dağlara benzetir, methiyeler düzeriz. Gerçek bir dağ ile karşılaştığımızda ise söyleyecek tek kelimemiz kalmaz. Yalnızca özümseyebilirsin. Kucaklamak için açtığın kolların da biraz kısa kalır. Çok zorlama yani.

Şahane bir gecenin ardından başladığım tatlı bir sabah ile güne devam etmek isterdim ama bok gibi geçti günüm. Hani olur ya bazen, elini gerçek anlamda neye atsan kırılır, bulamazsın, yanlış mesaj yazarsın, yan butona tıklarsın. Acıkmışsındır fakat düzeltmeye taktığın kafan açlığını bastırmıştır. Kan şekerin düştükçe daha da saçmalarsın ama yine de yemezsin. İşte orada da zorlama. Git, doğru dürüst bir şey ye. Ha işe yaradı mı? Karnımı doyurduğumla kaldım. Gerçi şimdi tekrar acıktım. Ne güzel lan böyle kendi kendine konuşması. Camı açıp “La olmmm” diye bağırasım geldi, içimdeki Ankara’ya selamlar olsun.

Geçenlerde de Burning Man festivaline selam gönderiyordum. Hayatta görmediğimiz noktalarda patikalarımız var. Kendini, aklına gelmeyen olasılıkları yaşarken bulduğun oluyor mu? Bu mantıkla hiç bir şeye şaşırmayabilirsin ama hissedemeyeceğin anlamına gelmez. Zannediyorum ki iki akrobatın koordinasyonu, kendi dengelerini birbirleriyle paylaşabilmesinden geçiyor. Cambaz özeniyle yaklaşınca akış daha güvenli hale geliyor. İşin özü denge yine. Burada da zorlamıyorum, paragrafı bitiriyorum.

Yenisine de başlamayacağım.

Öptüm