Gecenin Bir Vakti

Eksik kalanlar, tamamlanmadan bitmiş olanlar olsun. Eksik kalsınlar işte. Yine o hüzünlü boşluğun baskısını hissediyorum boğazımda. Ben durmuşum da zaman akmış, yetişememişim sanki. Dönüp dolaşıp, aynı yere, daha da küçülmüş mutfak masasına, yağlı saçlarım, kutu biralarım ve sigaramla tekrar gelmişim. Ne yer edinebildim ne de kök salabildim. Ekolarım var oldu bir süre. Dalgalanıp, yayılıp, yok oldular yalnızca. Bu versiyonuma da kocaman bir şükran gönderip, güncelleme moduna geçmenin zamanı geldi. Yerlisi olduğum hanemde yabancı bir ruh olarak dolanmaktansa, yabancı olduğumdan emin olduğum bir yerde yaşamayı tercih ediyorum.

İnşa ettiğim hiçbir şeyi istemiyor ve de arzulamıyorum artık. Aşkın başka bir hali gibi. Öngördüklerinin istediklerinle örtüşmediğinin farkına vardığındaki o yanma hali. Evinin kapısını kapatıp, yolculuğa çıkmak bir nevi arınma seremonisi aslında. Arabanın bluetooth’una kayıtlı kalmış eski sevgilinin adını yolun başında silmişsindir mesela, ilgini hep taze tutup aklınla dalga geçen platoniğine “göt” diyebilmişsindir. Bir anda seni kasıp kavuran kişiyi dışardan izlemiş, artık yakmadığını görmüşsündür belki de.

Bırakalım başkasının enerjisini sömürmeyi, daimi almayı. Vermek hala korkutucu olsa da cesaretimiz perçinlesin kırdığımız kalıpları. Tek hücreli canlılar misali çoğalan, milyar tane, irili ufaklı kalıpla yaşıyoruz. Her bir kalıbın kırılışıyla büyük parçanın biraz daha yakınına geliyor, yaşlanıyoruz. Kalıpsızlaşmak zamanı dondurabilme kabiliyetini geliştirir, özgürlüğü arttırır, yaş meselesinin geçerli olmadığı alanlarda var olabilmeyi sağlar.

Gecenin bir vakti…

… Badanalı banyosundan dolayı, sende duş alan komşunun, bornozuyla koştur koştur evine dönmesi

… Hiçbir bağlantıyı kuramamasına rağmen, okuduğun serpiştirmelere yorum yapan komşunun başka bir ülkede seni hala ağırlıyor oluşu

… Ihlamur içiyoruz diye, seninle gizlice Türk kahvesi içen annen

… Fazla bira sorduğun komşunun mutfağında ansızın gerçekleşen partiye davet edilmen

… Sarhoş olduğunu belirttiğin babanın, eve vardığında Türk kahveni hazırlamış olması

… Semt ışıklarına bakıp bir anda el sallaman

… Eli kolu dolu poşetlerle, mahalledeki bakkalın partinizi beslemesi

… Şehrin en ışıklı caddelerinden birine vahşi orman muamelesi çekip, bir üst sokakta yaşayan arkadaşına başarıyla yürümüş olman

… Telefonu rahatsız etme ayarında olan arkadaşını üç defa arayıp, telefondaki uykulu “Ne oluyor, iyi misin?” sorusuna, Kuğulu Park’taki kuğulara çarparken “iyyim yeee” diye cevap vermen ve yine de seninle tatile gitmesi

… “Panik yapma, hemen geliyorum” dediğin dostuna, pijamanın üstünü montunun altına saklayıp, ucunu da kot pantolonun beline sıkıştırıp gitmen

… Evinin önünden geçen pavyon vari taksiye atlayıp, şoförle kaliteli sohbetler etmen

… Amerikada’ki arkadaşınla görüntülü konuşurken, içli köfte haşlaman

… Evini toplaman, bulaşıkları yerleştirmen ve çamaşırları katlaman

En nihayetinde güneş hep doğdu. O düğüm de çözüldü.

Şimdi Pokemon zamanı.