Yol Haritaları

Karanlık ve soğuk suya uyluklarıma kadar girmiş durumdayım. Sıkıntıyı net olarak hissedecek miktarda. Tatlı bir hayalle kendimi bırakıp, kulaç atmaya başlayayım mı yoksa kara hala görünürken geri mi basayım bilemiyorum. Öylece bekliyorum. Muhtelemen de beklemem gerekiyor. Çok hızlı giderken ani sağa çekme durumu söz konusu ancak kaza yapmaya yeğdir. Motor soğurken ne yapmalı onu düşünüyorum kara kara. Yolda kayıp mı oldum yoksa hala oyunda doğru navigasyona sahip miyim, kafam karışık biraz. Bu paragraftaki cümleleri kendi karmaşanızla bağdaştırırsanız daha iyi karışabiliriz. Kolektif enerji meselesi yani.

Hazır sağa çekmişken, boş boş beklemek yerine ufak bir yürüyüşe çıkmak daha mantıklı. Aklımdaki samimiyet haritasına güvenerek ilk tali yola sapıyorum. Geçen gün bir arkadaşıma, bazı söylemlerinin negatif ama tanımlayamadığım duygulara sebep olduğunu belirttim. Eleştiri olarak algılamasından endişe ediyordum da samimiyetime inandığını gösterir bir cevap geldi ve paylaştığım için teşekkür etti. Özellikle ikili iletişimlerde açık ve dürüst olmak çok değerli. Bu değeri herkes inşa edemiyor maalesef. Elinize böyle bir değer geçtiyse koruyun. Ve bunu koruyabilecek kişilerle iletişimde kalın.

Bir süre daha yürüdükten sonra ciğerlerimin “Balon musun da taşıyayım seni, biraz da kas ve iskelet sistemine yüklen!” isyanını duyuyorum. Çok haklı. İnsan kendine de açık ve dürüst olup, samimi bir değer geliştirmeli. Bu sene karşıma cömert insanlar çıkarttı. Antrenörüm Laura-Liza da bu kişilerden biri. Haftaya maraton hazırlıklarına başlıyoruz. Bu hususta en çok heyecan duyduğum şey ise geviş getiren deneyimlerin ter ve kısmi kas ağrılarıyla bünyemden atılacak olması. Siz ve egonuz baş başa her kaldığınızda karşılıklı çıkar dengesi sağlamanız gerekiyor. Ego engelinize takıldığınızda, kendinize zaman tanıyın ama boşa harcamadan. Toleransı hızla gelişse de kırılgan bir olgu ego nihayetinde. Gerisi düz bir karın, dikleşmiş sırt kasları ve güçlü uzuvlar olarak geri dönecektir. Taktiği kendisinden iyi olmamanızı sağlamak değil de sağlığınızı destekleyecek insanlar tutun hayatınızda. Süper egoma bir selam çakmış oldum böylelikle.

Gözüme ilişen, büyükçe düz bir taşa oturup Güleda’nın bugünkü sorusunu düşündüm. “Estonca aşk ne demek?”. Armastus demekmiş. Tınısı nasıl tatlı geliyor kulağa. Günlüğümün içinde bulduğum süpriz gelincik yaprağı misali. Derin bir nefes alıp, ellerimi dizlerime koyup kuvvet almak suretiyle ayağa kalkıyorum.

Yolculuklar sadece lokasyon değiştirmek değil, aynı zamanda yeni yollar keşfetmektir. İster tek başınıza ister bir başkasıyla ama samimiyetle yola çıkın.

21 Mayıs / Urla hatırası

Bir Küçük Hareket Meselesi

Kontrolümüzde olmayan çevreden etkilendiğimiz bir gerçek. Ancak sırf önümüze porsiyonları koydular diye beslenmek zorunda değiliz. Bugün Güleda ile buluştum. O muhteşem gözlemlerinin peşinden sonuna kadar gittiğim kadına içinde bulunduğum durumu anlattım. Beni hangi kanala sokacağından emin olsun diye bir kaç tane de örnek verdim ki zaten yüzümü görür görmez anlamıştır. “Hareket etmen lazım, duş alarak başlayabilirsin.” dedi.

Banyo kapısının arkasında itinayla rulo yapıp bıraktığım matım gözüme ilişti. Çeşitli bahanelerle erteliyordum. İçimden “de hayde” naraları atarak, ruloyu düzlüğe çıkarttım. Mat hiç yadırgamadı. Köklenmemi bekledi bir süre. Bağlantıyı yakaladığı gibi çekti kendine doğru. Tatlı bir merhaba ile zıplattı sopaya. Kollarım “Aklındaki ağırlıkları ver biraz da biz taşıyalım” dercesine yukarı doğru ittirdi bedenimi. Başımı kaldırdım, gözlerim ise “Boşver, nefesine odaklan” önerisiyle kapandılar. Geriye sadece nefesim ve bedenim kaldı. Aldığım derin nefesi, sündüre sündüre verirken aşağıya bakan köpeğe dönüştüm. Göğüs kafesimin güçsüzlüğünü gözlemledim, omuzlarımla destekledim. Belimden aşağıya doğru akan esnemeleri hissettim. Bölge bölge açılıyorlardı bacak kaslarım. “Hop! Hocam siz de mi buradaydınız?”, “Vayt! Aynen yeni geldik!”, “Hah şöyle, şükür kavuşturana.” söylemleri eşliğinde topuklarım matla buluştu. Sahneden hemen indirmeden, ısınsınlar istedim.

Bir sağa bas, bir sola, yakala ritmini. Yakaladın mı? Zıpla! Sal kollarını köklerine doğru, al nefesini, kaldır üst bedenini, ver, kapan tekrar. Alırken nefesini, topuklarından başla açılmaya. Önce ellerinin yerle temasının kesilmesini bekle, beline odaklan. Bırak açsın ikiye katladığın bedenini. Kalçaları hisset, üst bacaklarından dizlerine doğru akan gücü yakala. Göğüs kafesini çevir güneşe, kaldır omuzlarını, yuvarla arkaya. Akıt omuz başlarından biriktirdiklerini ve izin verdiklerini. Hisset üst kollarını, alt kollarını ve parmak uçlarını. Kırpıştırarak, güzel olana – sana – aç gözlerini.

Hoşgeldin. Biraz daha oynayalım mı?

Evet

Kahve Falı

Eski iş yerimden bir arkadaşım kahve falı bakardı. Birlikte pek vakit geçirmemiştik, haliyle kişisel bilgilerime pek maruz kalmamıştı. Uzun lafın kısası tanımıyordu. Günün birinde, nereden geldi o Türk kahvesi, Merve ne ara yanıma oturdu da “Hadi bir bak” dedim zerre hatırlamıyorum. Lakin müdavimi olup, her kahve içtiğimde, müthiş bir gizlilik içinde, hatunu çekiştire çekiştire çalılıklarının oraya götürüp, minik fal seansları gerçekleştirdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Başka bir şehre taşınmış olması da bir şey değiştirmedi. Gittikçe büyüyen kahve fincanlarımın farklı açılardan fotoğraflarını ve bu açıları bir bütün halinde sunduğum videolarını kendisine gönderip, sesli mesaj suretiyle yorumlarını almaya devam ettim. “Oha lan! Kızım dediklerin bir bir çıktı, meğersem buymuş anasssını…” diye heyecanla aradığım da çok olmuştur. Bu yazıyı okursan, bil ki seni seviyorum. Ağzına, yüreğine sağlık arkadaşım. Tekrar birlikte çalışmaya başlayacağımız için de ayrıca mesudum. Ancak kahve falı işine girişemiyorum artık.

Saunada yıktığım şeytanlarım, bugünkü kahve fincanıma saklanmışlardı adeta. Bir taraftan yasak elmayı getiren yılanı mı takip etsem dedim, diğer yandan da kendi hikayemi yazsam daha iyi olmaz mı acaba diye sordum. İlki basite kaçmakla beraber, ikincisi sabır ve emek isteyen bir seçenek.

Oturduğumuz yerde zihin sürekli mini organizasyonlarla meşgul. Zamanı en etkin şekilde değerlendirmeyle kafayı bozmuş vaziyette. Yeri geliyor, sinekten yağ çıkarırcasına, dandik işleri bile birbirini destekleyecek hale sokuyor. “Kahvem bitsin, bu ayın çizelgesini hazırlayayım. Fincan da o zamana kadar güzelce soğur, kendime fal bakayım.” diye gereksiz bir aktiviteye giriştim. Çizelgemi hazırladım, kahve içerken dinlediğim podcast de bitti. Masanın üzerinde duruyor fincan. Ufak bir bakış atıp, “sonra” diyip, kapüşonumu yüzüme indirdiğim gibi bir uyumuşum, offf dillere destan. Uyandığımda, masanın olduğu tarafa bakmak dahi istemiyordum. Aşık olduğum ses sistemimden akan müzikle lezzetli bir çorba yaptım. Yemek sonrası filtre kahvem demlenirken sigaramı sardım (bknz: sinek yağı), Efe’yi de alıp aşağıya indim. Temiz havamı nikotinle çakıştırırken, “Beynin aleyhine, kalbin lehine çalışır” sözünü hatırladım.

Aralık ayında 35. yaşıma giriş yapacağım. Yolu yarılamış olabiliriz ama boş da durmadık. İç sesimizi dinlemeyi öğrendik. Meğersem, o şeytanları sauna sobasında yakmışım da geriye küllerini akıtma vakti gelmiş. Hayallerinin aynada yansıdığını görmek çok güzel. Bir de ayna arkasındaki hazineyi gör. Bunun için tek yapman gereken kimi zaman arafta kalmış gibi hissetsen de aslında yaşadığını gözlemleyebilmen.

Yok fal falan. Yıkadım fincanı. Kendi hikayemden devam.

Sevgiler

Yol Yapanlarda Bu Ay

Asla anlatabilme kapasitesine erişemeyeceğim bir haftasonunun ardından, bu sefer su üzerinde yol alacağım. Helsinki’ye gidiyorum. Biraz gergin olmakla birlikte, adrenalin de vurmuyor değil. Burada hareket etmenin en kolay yanı motivasyonla uğraşmıyor oluşunuz. Her şey ayağınıza gelmediği için sizin gitmeniz gerekiyor. Fazla varlığın içinde kaybolduğumuzun en belirgin temas noktası. Aksi halde alkış sevgisiyle hayata tutunmaya çalışıyor, binbir takla atıyoruz. Onun da kendine göre bir sevimliliği var elbette, lakin tek başınıza geçireceğiniz zamanın üzerine kara topraklar serpiyor. Arada düzlüğe çıkıp, bünyeyi dinlendirmek şart.

Dün gece “Haz” belgeselini izledim. Kadınlar olarak bir çok butonumuz olduğu kesinlikle doğru, bu zenginlikle doğuyoruz. Zeka ile gösterilen güç hep çok çekici gelmiştir. Zaten herkes güç ister hayatında. Elinizdeki gücü nasıl şekillendirdiğiniz ile alakalı yaşamdan aldığınız keyif. Bu noktada doğuştan gelen bir yetenek değil de geliştirilebilir bir özellik niteliğini taşıyor haz dediğimiz olgu.

İlla kötü bir şey olacak düşüncesi işlemiş hücrelerimize. Hatta “kötü bir şey olacak” hücreleri üretmiş dahi olabiliriz. Yine de güzel bir haberim var, iyi olan kazanıyor her zaman. Yapılan her tercih o an iyi hissettirmese de, yeri geldiğinde gururla taşıyacağınız bir hazza dönüşüyor. Kimi zaman da tam tersi. “Aman bana ne yeeee” diyip gelişine çalım atınca, gol olsa da maçı kaybediyorsunuz. Burada da yarışmamak devreye giriyor. Yarışmayın arkadaşım! Sevgilinizle, arkadaşınızla, patronunuzla, komşunuzla, kuzeninizle yarışmayın. Yarışmak sürekli savaşmayı getiriyor. Günün sonunda her iki taraf da kaybediyor. Daha azına doğru evrimleştiriyor çünkü. Yanında getirdiği öfke ise ensenize şamarı yapıştırıyor.

Fakat! Mücadele edebilirsiniz. Bu sizi de karşınızdakini de geliştirir. Apayrı bir benlik çıkarır ortaya. Aceleci davranmazsanız, bu benliğin şekillenmesini gözlemleme hazzına erişebilirsiniz.

Bana ufak düellolarla gel.

Risk Yönetimi

Birkaç gün önce Efe’yle, sabah kakasına indik. Ekvator çizgisini bulmaları nasıl bir efsanedir bilmiyorum ama kendine uygun bir koordinat bulunca itinayla kakasını yaptı. O esnada günaydın mesajı göndermek adına fotoğrafını çekmeye giriştim. A noktasına kakayı bırakıyorlar, B noktasından kapatmaya çalışıyorlar. Haliyle kapanmıyor. Ancak bu sefer, sonbaharın armağanı uçuşan yapraklar sağolsun, kakasının üzeri gerçekten kapanmıştı, görünmüyordu.

İçimde bir panik dalgası yükseldi, gelmişiz buraya, köpeğinin bokunu toplamıyor diye şikayet duyacağız. Selen dedim, bakış açını değiştir. Biraz daha açıktan alıp, Efe’nin poposunu döndüğü noktaya doğru sakince seğirttim. Ve evet orada, karşımdaydı. Dumanı bile henüz geçmemişti.

Risk yönetimi denilen sistem, çoklu bakış açısını gerektirir. Bir riskten kurtulurken yenilerine yer açarsın, sonra onları halletmeye çalışırken tabiki de yenileri türer. Maksat, kabul edilebilir riskler yaratmaktır. Elbette gönül ister, olma olasılığı da etki alanı da düşük olsun, hatta hiç olmasın, gel gör ki hayat böyle bir şey asla değil.

Bu sabahın akşamında eve geldiğimde, göğüs çakrasından yola çıkıp boğaz çakrama damgasını vuran bir parça düğümlü topuz hasıl oldu. Sağı solu arayıp, abi hadi gel iki tek atalım da diyemiyorsun. Debelen dur olduğun yerde. Volta atmaya başladım. Zaten ceviz kabuğu kadar bir ev (temizlik her detayıyla 3 saat), kendimi ayna karşısında buldum. Yahu insan kendine bakmaya çekinir mi? Vallahi çekindim. Burnumun etrafında haydaaaa nefesleri uçuşuyor iken, bir göz göze gelmişiz, geliş o geliş. Azarladım, iyiliği için. Aklı almıyor çünkü, anlayamadı bir türlü. Üstelik tek çocuk olarak hayatını sürdürdü hep. “Senin senden başka kimsen yok. Anla artık şunu!” dedim. Ağlamasının bitmesini bekledim. Sonunda anladı da devam etti gecesine.

Bazen, sıçtığımız noktayı bulmak için açımızı değiştirmek gerekiyor. Gelsin tüm riskler gönül rahatlığıyla, biz yine salonumuzda kulaklıkları çekip, güneş gözlüğünü takıp kabul edilebilir hale indiririz etkilerini. Şu da bir gerçek ki hayattan bu aralar baya etkileniyorum.

Sevgiler

Selen

Ne Alaka

Son bir kaç hafta müthiş yoğundu. Bedenimi, gücünden ve azminden dolayı tebrik ediyor, kutsuyorum. Efe’yi Türkiye’den Estonya’ya getirmek her açıdan zorlayıcıydı. Hesapta olmayan günlük organizasyonlar, tahminimden çok daha fazla çıkan valizler, valizlerin uçaktan on saat öncesinde ayarlanmış araca sığmamış olması, babamın ve kuzenimin arkamda belirerek “Biz de geliyoruz arkadan” diyip, hayatımda her şeyin bir şekilde yoluna gireceğine dair verdikleri -boca ettikleri- o güven. Detayını tarif edecek kelimeler haznemde mevcut değil. Belki bir öneri; yeri gelir pireleri dağlara benzetir, methiyeler düzeriz. Gerçek bir dağ ile karşılaştığımızda ise söyleyecek tek kelimemiz kalmaz. Yalnızca özümseyebilirsin. Kucaklamak için açtığın kolların da biraz kısa kalır. Çok zorlama yani.

Şahane bir gecenin ardından başladığım tatlı bir sabah ile güne devam etmek isterdim ama bok gibi geçti günüm. Hani olur ya bazen, elini gerçek anlamda neye atsan kırılır, bulamazsın, yanlış mesaj yazarsın, yan butona tıklarsın. Acıkmışsındır fakat düzeltmeye taktığın kafan açlığını bastırmıştır. Kan şekerin düştükçe daha da saçmalarsın ama yine de yemezsin. İşte orada da zorlama. Git, doğru dürüst bir şey ye. Ha işe yaradı mı? Karnımı doyurduğumla kaldım. Gerçi şimdi tekrar acıktım. Ne güzel lan böyle kendi kendine konuşması. Camı açıp “La olmmm” diye bağırasım geldi, içimdeki Ankara’ya selamlar olsun.

Geçenlerde de Burning Man festivaline selam gönderiyordum. Hayatta görmediğimiz noktalarda patikalarımız var. Kendini, aklına gelmeyen olasılıkları yaşarken bulduğun oluyor mu? Bu mantıkla hiç bir şeye şaşırmayabilirsin ama hissedemeyeceğin anlamına gelmez. Zannediyorum ki iki akrobatın koordinasyonu, kendi dengelerini birbirleriyle paylaşabilmesinden geçiyor. Cambaz özeniyle yaklaşınca akış daha güvenli hale geliyor. İşin özü denge yine. Burada da zorlamıyorum, paragrafı bitiriyorum.

Yenisine de başlamayacağım.

Öptüm

Gecenin Bir Vakti

Eksik kalanlar, tamamlanmadan bitmiş olanlar olsun. Eksik kalsınlar işte. Yine o hüzünlü boşluğun baskısını hissediyorum boğazımda. Ben durmuşum da zaman akmış, yetişememişim sanki. Dönüp dolaşıp, aynı yere, daha da küçülmüş mutfak masasına, yağlı saçlarım, kutu biralarım ve sigaramla tekrar gelmişim. Ne yer edinebildim ne de kök salabildim. Ekolarım var oldu bir süre. Dalgalanıp, yayılıp, yok oldular yalnızca. Bu versiyonuma da kocaman bir şükran gönderip, güncelleme moduna geçmenin zamanı geldi. Yerlisi olduğum hanemde yabancı bir ruh olarak dolanmaktansa, yabancı olduğumdan emin olduğum bir yerde yaşamayı tercih ediyorum.

İnşa ettiğim hiçbir şeyi istemiyor ve de arzulamıyorum artık. Aşkın başka bir hali gibi. Öngördüklerinin istediklerinle örtüşmediğinin farkına vardığındaki o yanma hali. Evinin kapısını kapatıp, yolculuğa çıkmak bir nevi arınma seremonisi aslında. Arabanın bluetooth’una kayıtlı kalmış eski sevgilinin adını yolun başında silmişsindir mesela, ilgini hep taze tutup aklınla dalga geçen platoniğine “göt” diyebilmişsindir. Bir anda seni kasıp kavuran kişiyi dışardan izlemiş, artık yakmadığını görmüşsündür belki de.

Bırakalım başkasının enerjisini sömürmeyi, daimi almayı. Vermek hala korkutucu olsa da cesaretimiz perçinlesin kırdığımız kalıpları. Tek hücreli canlılar misali çoğalan, milyar tane, irili ufaklı kalıpla yaşıyoruz. Her bir kalıbın kırılışıyla büyük parçanın biraz daha yakınına geliyor, yaşlanıyoruz. Kalıpsızlaşmak zamanı dondurabilme kabiliyetini geliştirir, özgürlüğü arttırır, yaş meselesinin geçerli olmadığı alanlarda var olabilmeyi sağlar.

Gecenin bir vakti…

… Badanalı banyosundan dolayı, sende duş alan komşunun, bornozuyla koştur koştur evine dönmesi

… Hiçbir bağlantıyı kuramamasına rağmen, okuduğun serpiştirmelere yorum yapan komşunun başka bir ülkede seni hala ağırlıyor oluşu

… Ihlamur içiyoruz diye, seninle gizlice Türk kahvesi içen annen

… Fazla bira sorduğun komşunun mutfağında ansızın gerçekleşen partiye davet edilmen

… Sarhoş olduğunu belirttiğin babanın, eve vardığında Türk kahveni hazırlamış olması

… Semt ışıklarına bakıp bir anda el sallaman

… Eli kolu dolu poşetlerle, mahalledeki bakkalın partinizi beslemesi

… Şehrin en ışıklı caddelerinden birine vahşi orman muamelesi çekip, bir üst sokakta yaşayan arkadaşına başarıyla yürümüş olman

… Telefonu rahatsız etme ayarında olan arkadaşını üç defa arayıp, telefondaki uykulu “Ne oluyor, iyi misin?” sorusuna, Kuğulu Park’taki kuğulara çarparken “iyyim yeee” diye cevap vermen ve yine de seninle tatile gitmesi

… “Panik yapma, hemen geliyorum” dediğin dostuna, pijamanın üstünü montunun altına saklayıp, ucunu da kot pantolonun beline sıkıştırıp gitmen

… Evinin önünden geçen pavyon vari taksiye atlayıp, şoförle kaliteli sohbetler etmen

… Amerikada’ki arkadaşınla görüntülü konuşurken, içli köfte haşlaman

… Evini toplaman, bulaşıkları yerleştirmen ve çamaşırları katlaman

En nihayetinde güneş hep doğdu. O düğüm de çözüldü.

Şimdi Pokemon zamanı.

Lüks Yaşam

Üzüntülüyüm. Yine de şanslı hissediyorum. Çünkü paniğin getirdiği endişeli hal yerine üzülmeyi tercih edebildim. Ne hissedeceğini seçebilmek büyük bir lüks ve uzun süreli deneyimlerin yatırımlarına bağlı. Yaşamaktan korkmamalı insan. Gerçi istediğin gibi yaşamaya devam ederken, nasıl yöneteceklerini bilemedikleri beyinleriyle bir kaç katil beliriveriyor. Cesaretin körleşmiş tutkuyla yer değiştirdiği günlerden geçiyoruz. Nasıl başa çıkacağımıza dair bir çözümüm yok, şimdilik panik yapmayalım. Öncesinde yıkılacağız fakat cesaret kelimesinin anlamını yine zerafetle anacağımız günlerin geleceğine dair umudum var.

Başkalarına akıl danışmakla, hislerin değişemez. Varolanı sorgulayabilirsin sadece. Tükenmiş halimle, hüzün taşıyamıyorum artık. O enerjim de bakış açım da kalmadı. Kırklı yaşlarıma gelip otuzlarımı heba ettim diye, otuzlarımdayken yirmilerime hayıflandığım gibi hayıflanmak istemiyorum. İstememenin yanında, zekanı kullanamadığının bir nevi göstergesi sanki. Yan etkisi duygularından arınıyor olman da değil. Bu savunma, karanlık duygularıyla tek başına yüzleşemeyen korkakların öne sürdüğü ve ne yazık ki şu ana kadar da iş yapmış bahaneden başka bir şey değil.

Nikki Glaser’ın Banging’ diye bir komedi gösterisi var. “Ekran görüntüsünü alıp, arkadaşıma ‘Ne düşünüyorsun?’ diye sormak istemiyorum artık” diyor. Ne istiyorsanız, kendi iradenizle itiraf edin ve saman alevini üflemeyi bırakın. Boşa harcanan nefesinize yazık. Lakin Linkin Park ve Metallica dinleyebiliriz.

In the end, nothing else matters

Amorti Başlıklar

Geçen haftanın yazısını atladım. Dedikodu kıvamında olacaktı. Baya eğlenceliydi gerçi konu. Çeşitli spor görgüsüzlükleri hakkında bazı anılarım canlandı. Madem kaç kilo halter (40) kaldırdığını omzuma doğru tükürerek haykırıyorsun, sabah sevgilimden gelmeyen günaydın mesajı senin üç adet barfiks (sırt kaslarına odaklanmış vaziyette) videona tekabül ediyor, kestirmeden sonuca atlayayım; bir yarışmaya katılın arkadaşlar, hem havanızı hem de gazınızı alırlar.

Çok değerli biriyle konuştum bu gece. Son görüştüğümüzde piyango bileti almış ve ona vermiştim. Amorti çıkmış! Kendisi muhteşem bir kalbe sahip olup, gönüllü olarak hayvan barınağında çalışıyor. Her türlü yardımın asla boşa gitmeyeceği bir yer HAYKOD.

Bugünkü genel toplantımızda da uzun süredir üzerinde çalışıp, ilk meyvelerini topladığımız çıktıların değerli olduğunu görmek ayrıca mutlu etti. Farklı zaman dilimleri ve kültürler, değişik aksanlar ve zevkler. Hepsi birleşince de oldukça renkli bir festival ortaya çıktı. Dans etmekten şu ana kadar hiç sıkılmadığım bir mecra. Üstüne gurur duyup, yeri geldiğinde böbürlenme hakkına sahip olmak da herkese nasip olmuyor. Kurucumuza ve tüm çalışma arkadaşlarıma sağladıkları ilham için teşekkür ediyorum.

Sırada ailemi ziyaret etmek var. Hasret olan cinsten özlem duyuyorum. Yurtdışına yerleşmenin en zor tarafı onlardan ayrılmaktı benim için. En büyük desteği de onlardan aldım. Kendime olan inancım, haliyle de güvenim dibe vurduğu her an yanımda oldular, destek çıkıp, el verdiler. Gösterdiğiniz sabır ve emek için teşekkür ediyorum.

Bre dostlar! Her ne kadar görüntülü konuşmalara kaymış olsak da, aramızdaki bağın farklı kıtalarla ölçülecek hali yok. Seneler içinde bir kaç kişiye düştünüz ki hep söylerim “Boşa dememiş atalar. O dönem laf gelişi söylenen şeyler doğru olmasa hala geçerliliğini koruyor olmazdı” diye. Dost dediğin bir elin parmaklarını geçmez. Kimi zaman ağlattığınız için kimi zaman da kahkaha sınırlarımı zorladığınız için teşekkür ediyorum.

Hava soğuk burada. Hatta şu anda yaz mevsimi olduğunu söylüyorlar. Bu yazıyı yazarken berem ve yün çoraplarımla oturuyorum oysa ki… Kış mevsimi fena tokatlayacak gibi duruyor. Olsun severiz rahat batmasını.

Bir kaç plan daha var aklımda. Ankara’dayken uğraştığım şeylerle ilgili. Daha doğrusu heves edip, sağı solu fazlaca rahatsız eden şeyler. Sinirleri baya bozduğumu hatırlıyorum. Yalnızca var oluşunuzla, herkesten izole kendi başınıza bir şeyler yaparken sizi aşağıya çekmek isteyip, gücü yetmeyenlerin, yüzleştiği gerçeklik anlarıyla denk geldiniz mi hiç? Şu anda safi keyif alıyorum.

Mavi rengin frekansı düşüktür, yavaşlatır. Saçımı maviye boyattığımda zihnim soğumuştu biraz. Maviler gitti bugün. Önümde açılan kapıların anahtarı gibiydiler. Üzüldüm biraz da geçti sonra.

Kendini teselli edebilme aşamasına geldiysen, gerçek manada tek yaşıyorsun demektir. Pozitif düşünme zırvalıklarından bahsetmiyorum. Kendine olan sorumluluklarından bahsediyorum. Bedenini sağlıklı tutmak zorundasın, moralini düzeltmek, motivasyonunu yüksek tutmak zorundasın, düşüşlerini kabul edip geçmelerini beklemek, sertliklerini yumuşatmak zorundasın. Her halimi henüz kabul edememişim mesela. O yüzden tüm eski aşklara kocaman bir nah çekiyorum. Birbirimizin hayatından geçen yolcular olmuşuz, benim yolum ayrı ve sizin şu anda olmayışınız çok işime geliyor. Öğretileriniz için size de teşekkür ediyorum.

Herkes birilerinin geçmişinde boktan rollere sahip. Ne yaparsanız yapın değiştiremezsiniz, tek çareniz kendinizi sevmeniz. Koşulsuz.

Görüşürüz

Rakı Masası

Bin bir türlü konuya hep hasrettir bu masa. Kirlenmiş tabak ve kadehleri bırakıp giderken, içinizde ne var ne yoksa dökmüşsünüzdür. En son gittiğim masada ilk defa ağlamıştım. Rakının böyle bir etkisi oluyormuş.

Bir Boğma Rakı düşünün yanında da Girit Ezme’si. Değmesin keyiflerine. Bir yudum rakı bir çatal ezme. Rakının bayık tadından kurtulmak için, kadehini mi değiştirirsin yoksa başka bir mezeye mi geçersin? Kadeh değiştireni hiç görmedim. Salata iyi bir tercihtir. İçinde sevdiğin bir şeyden mutlaka vardır mesela. Güvende hissettirir, ferahlatır. Çatalla dürtmelerin bitince ezmene geri dönebilirsin. Ara sıcakmış, ana yemekmiş hak getire. Aynı girdaplarla boğuşuyorsan, farklı mezelere yönelmezsin bile. Ne kafanı yoracaksın, değil mi? Masayı kirletip, kalkıp gideceksindir en fazla.

Yeme, içme gibi temel fonksiyonlarının yanında, yapabilme kapasitenin olduğu özelliklerinden biri de boş konuşmaktır. Haliyle, doğru olanı sadece kağıt üzerinde yapmış olursun. Aferin yahu, sistemin hatasını bulmuş, kendini kandırmayı başarmışsın. Muhteşem bir uyku çekebilirsin. Artık onaylanma ihtiyacın yoktur. Gerçi hiç bir zaman olmadı da, dışa bağlı kişilikler yaratıcılıktan uzak oluyorlar maalesef. Tuttu mu? Tuttu. Aynısından – ama aynısından – yardır gitsin. Müthiş bir vizyon ve ahlak ile harmanlanmış bir remix adeta! Neremle alkış tutacağımı şaşırdım. Ses çıksın yeter, boş konuşmalara ancak bu kadar iltimas geçilebilir. En azından benim midem kaldırmıyor.

Salata’nın suyundan da faydalanıp, ezmene geri dönebilirsin. Bir kadeh sonrasında, zaten geceni yakacaksın. Bir ipucu daha vereyim, sarhoşken yaptıklarından da mesul değilsin. Masadan kalkamayanlar düşünsün.

Hocam! Donat masayı, eş dost toplaştık, muhabbetin dibine vuracağız. Bu sefer Göbek Rakı’sını tercih ediyorum.

Şerefe!